Sourwood Tears in the Inn

I call on the moon, the stars
and I crave the best for my carved scars
I churn out a vague bale in the dim that
takes over my dreams and nightmares

In the morning, weary, as usual
still bearing the pain,
the pain of a dead mother,
hardly spitting out the pain
bottling the sourwood tears in the inn
tearing myself apart towards the new moon’s sin

staging lies to reach out,
I cannot wait, cannot wait to
sleep under the moon, my mother
calling, clearing your name
towards the gardens you uttered
for the daughters you tamed

Bir Japonya Anısı

…O uçağa sonunda binmiş buldu kendini. Vücudunda az miktarda birikmiş cesaretini dört yıl aradan sonra toplayabilmişti, kalbi çok hızlı çarpıyordu ve midesi periyodik kasılmalarla onu ölüme yaklaştırıyordu sanki. Birden uçağın anonsuyla irkildi. Üzerine dört yıl düşündüğü yolculuk planı bir saniye içinde başlamıştı. Kendini biyolojik saatinin ve hayatın akışına bırakabilse uyurdu ama başaramadığı yegâne şeydi bu. O yüzden uçağı o kullanıyormuş gibi davranıyordu; kaza yapmak, düşmek üzereydi. Kara kutusu da beyniydi üstelik. Çok büyük bir basınçtı bu; beyni patlayacaktı, amansız bir hastalıkla mücadele ediyordu. Ta ki Japonya toprağına ayak basana kadar…

Uçaktan indi. Basınç kesildi, seslerin oluşturduğu kalabalık durdu. Hava alanını inceleyerek sadece kalp atışını ve beynindeki absürt siren sesini duyabiliyordu. Adım attığında devrilecek sandı kendini. Kimsenin anlam veremeyeceği bir frekansta gerginlik yaşıyordu, biraz daha zorlansa burnu kanayabilirdi. Ama gelmişti işte. Şehir içi bir otobüs yakalayıp, elinde haritasını tuttuğu küçük kasabaya doğru yol aldı. Hayat ve görüntüler otobüsün içinde daha da netleşti. Yol heyecanı şu dünyadaki hiçbir şeyle yarışamazdı, her zaman birinci gelirdi onun için.

            Küçük kasabaya geldiğinde, okyanus havası onu bir yıldırım gibi çarptı. En haz veren anlardan birisiydi bu, hafifçe kararan gökyüzü o çirkin güneşi gölgede bırakıyordu. Han bozması çirkin bir pansiyonda aldı soluğu. Değişik bir koku. İnsanların, ülkenin, kasabanın kokusu çok başkaydı. İnsanın o güçsüz bedeni birkaç meridyen değiştirdiğinde tüm aleme, tüm hayata yabancı kesiliyordu bir anda. Rahatsız edici derecede yabancılaştı. Suyun tadı farklıydı, okyanusun kokusu farklıydı. Bu yabancılaşma eyleminin altında savunmasız kalmayı, ezilmeyi çok seviyordu. Başka türlü olacağı yoktu, kendini test etmek en iyi başardığı şeydi. Kapıda bavulu, kıyafetleriyle uyuyakaldı is rengi çarşafların üzerinde.

            Uyandığında anlamadığı dilde bağrışmalar duydu. Suratında bencil bir sırıtma belirdi. İlginç kokan suda kendini yıkamayı başardıktan sonra uzun süredir arzuladığı müzeye aç karnına bir ziyaret düzenledi. Sapsarı renkte olan bu müzenin dış cephesinde bir sürü desen ve işleme bulunuyordu. Modern zamanda inşa edilmişti ama o yapıya bakan kişiye “antik” duygular hissettirmek için çok zorlanmıştı. Doğal değildi. İçerisi küçük odalara bölünmüştü. Duvarların her yerinde kabartmalar, duvar resimleri ve onların kronolojik sırayla açıklamaları vardı. Çok fazla beklentileri karşılamasa da yaratılmaya çalışılan ambiyans kendini hissettirmişti. Son odaya girmek üzere yeltendi. Odanın önünde iki düzine insan, gereksiz konuşmalar eşliğinde sıra bekliyordu. Kapıda bilgilendirme metnine dair bir şey bulamadı. Sıra beklemekten vazgeçecekti ki oradan çıkan birkaç insanın bembeyaz olmuş suratını görünce kalmaya karar verdi.
            Nihayet sıra ona gelince gücünü topladı ve tüm hızıyla kendini içeri attı. Gördüğü şey karşısında ne yapacağını bilemediği için geri gitmiş bulundu ve arkasında duran birine çarptı. Odanın içerisinde sanki ölmek üzere olan ve can çekişen kocaman bir yılan vardı. Sarı renkliydi, ağır ağır hareket ediyordu, gövdesi çok kalındı ve arkasında duran, onu kontrol eden görevliye itaat ediyordu. Bu “serpent” ürkütücü görünüyordu. Ona ne çağrıştırdığını idrak bile edememişti. Kutsal olarak değerlendiriliyordu ve gelen turistlere gururla sergileniyordu. Suratı dehşetle bezenmişti, öfkeliydi. Odayı terk etti, yılanın ona ömrü boyunca ona dadanacağına ikna olmuştu. Müze binasının bir fotoğrafını çekip oradan ayrıldı.

            Müzeye yaptığı küçük gezi onu büyük miktarda etkiledi…
Kendisini farklı biri gibi hissediyor, bilerek ve isteyerek daha önce tatmadığı bir yemek yedi. Yine yabancıydı, ne yapsa olmuyordu. Bu kronik histen rahatsızdı. Hangi oranda yabancılaşırsa yabancılaşsın, bu eylemden keyif almaya devam edecekti. Kendine has paradoksu buydu.
  

            Kalan birkaç günü Japonya’nın meşhur yerlerini gezerek, küçük kasabaya yakın bölgelere giderek harcadı. O burun kanatan gerginliğinden hiçbir eser kalmamış gibiydi. Ekstrem bir tüketme, yüzyılla uyuşma hastalığına yakalandı. Görebildiği her şeyi denemeye kalkıştı, her şeyi yemeye ve giymeye çalıştı. Yabancılaşma hissinin akıttığı zehir zamanla tüm damarlarına yayılmamıştı. Kendi kıyametine yaklaşıyordu. Kendi kıyametine doğru dans ediyordu.
            Seyahatini biraz daha uzattı. İki günde bir kafasının içinde dönüp duran o sürüngeni ziyaret ediyordu. Hiç yorulmadan, hakkında bir saniye bile düşünmeden. Bu onu rahatsız etti, bitirdi. Bu sorunun çözümü uzak durmaktı, belki de yer değiştirmek.

            Verdiği kararı yürürlüğe koydu. Han bozması pansiyonundan çıktı. Düşünceleri dağınık bir şekilde yürüyordu, ayağı takılıyordu ve fark etmiyordu bile. Artık kendisinden nefret eder duruma gelmişti. Kendini kaybediyordu. Kilometrelerce yürüdü ve okyanusun kıyısında bir banka oturdu. Bavulunu yere bırakırken gözüne “Okyanus Canlıları Müzesi” takıldı. Artık akşam olmuştu, müze dahil her yer kapanmıştı. Yoksun bakışlarla oturmaya devam etti.
Derin bir nefes aldı. Saatlerce orada oturdu. Artık ay tam tepeye gelmişti. Vaktin nasıl geçtiğini anlamadı. Düşünce akışı yavaşlamıştı, eskiden taptığı muğlak düşünceleri yoktu. Tam tepedeki ay bir anda kıpkırmızı oldu, on beş dakika sonra ise kör edici bir parlaklığa erişti. Bu güzel anı yaşamaya karar verdi. Ruhundan kalan son kırıntılarla hissetmeyi deneyecekti. Belki bunu yapabilirdi, her şeyin biteceğini anlar gibiydi.
            Köhne bir yere çekildi. Not defterini cebinden çıkarıp vasat bir şiir yazacaktı ki o dolgun ve sulu gözüken ay bir anda karardı. İç karartan bir tutulma yaşanıyordu. Bu tutulma şehri kör etti.
Gözlerini kapattı.

            Bu kez başka bir kasabada, başka bir apartta uyanmıştı. Verdiği radikal kararlardan eser kalmamıştı. Yine terk edemedi Japonya’yı. Artık bir buçuk ay olmuştu, rutinine devam ediyordu. Yabancı kokular, yabancı tatlar, yabancı bir çevre. Bir buçuk ay boyunca kimse ile arkadaş olmamanın gururuyla aynaya baktı. Suratı her zamankinden farklıydı. Yavaş yavaş değişmişti. Akabinde anladığı şey ise kabullenmesi zor, kuru bir gerçekti…
            Kendisiyle aptal bir bahse girmişti. Kendini zorlamıştı, oraya alışabileceğini ve kendi konfor alanından çıkabileceğini düşünmüştü. Böylece büyük bir hasar almıştı. Artık kendini tanıyamıyordu. Yüz hatlarını, kişisel özelliklerini, geçmişten kalan yüzleri unutmuştu. Her şey büyük bir boşluğun içine doğru gidiyordu. Huşu içerisinde aynaya geri döndü. Özüne, kendine ait surat ifadesi yabancıdan da öteydi.
Korktu.
O kadar korktu ki, kusmaya başladı.

Sızdığı koltuktan titreyerek kalktı. Gördüğü ve düşündüğü her şey bir kâbusun içinde hissettiriyordu. Ekseriyetle kötü rüyalar görmesi de Japonya’dan kaynaklanıyordu. Kalitesi düşmüş hayatına katlanamıyordu, daha fazla devam edemeyecekti.

Hipotermi geçirircesine soğudu vücudu. Aşırı kafein alımından kaynaklanan yoğun titremesi geçmiyordu. Acıları sonlanmıyor, anksiyetesi artıyordu. Sapsarı olmuş defterini çıkarıp Jack Kerouac’e ait olan bir sözü karaladı.

“Accept loss forever…”


            Üç gün sonra, kötü bir pansiyonun içerisinden bir ceset torbası çıkarıldı. Kimse onu tanımıyordu.
            Kendini asmış, genç bir kadın.

devinim*

aynadaki bozukluğumun simgesi
cevvi bir kan akışı
yenilmişliğin dokusu
kulaklarımı ziyaret ederken
biçim değiştirip, zaman algımı yitirdim

dilimin altında bir fidan varmışcasına
yeni hayatlar oluşuyormuşcasına
konuşmak için çok heyecanlıyım
ama yutuyorum, yutuyorum
sığdıramıyorum kelimelerimi yeni biçimime
duygular tekdüze yer değiştiriyor
bu artık daha oturaklı bir yenilgi
yarıda kesilen düşünce akışı;
öldürüyor her şeyi, tüm temayı, tüm söz sanatlarını

oraya bakıyorum, hiçbir şeyden habersiz
doksan dokuz kere söylemişler adını kulağına,
konuşmak için çok heyecanlıyım
ama yutuyorum, yutuyorum
sığdıramıyorum kelimelerimi yeni biçimime

Şiir Çevirisi/Robert Duncan

Suyun Üstündeki Geçit
Gece sandallarda denize çıktık,
kayıbız, ve engin denizler bize korku tuzakları kurmakta.
Sandallar yabancılaşıyor birbirine, nihayet yalnızız
haddi hesabı olmayan, kayıtsız, yıldızlarca hastalıklı gökyüzünün altında.

Kürekler boşta dursun sevgilim, bu zamanı unutalım
sevgimiz aramızda bir bıçak gibi
ne asla geçemeyeceğimiz sınırları belirleyen
ne de hayalimizin merkezine sürüklendikçe yok eden
sessizliği sinsice kesen, dudaklarımızdaki acı yağmur
ve arkamızdan kapanan karanlık yara.

Su altı bombalarını unut, ölümü ve verdiğimiz sözleri
bahçeler tahrip edilmiş, ve batıya bakan çöllerin üzerinde
kavuştuğumuz odalar bombalanmış.

Ayrıldığımızda bile, aşkın geri döner. Çalan çanların 
sustuğu gibi hissediyorum yokluğunu. Ve gözlerinin
üzerindeki tuz, aramızdaki tuz tortuları. Şimdi,
kolaylıkla tahripkar bir dünyaya giriyorsun.
Betonun kuru bir çatırtısı var. Işık zayıflıyor,
uzakta, deniz kıyısındaki şehir harabelerinin üzerine düşüyor
yalnız olduğum bu yıkılmaz gecede.

Çeviri: İrem Genkertepe

Passage Over Water
We have gone out in boats upon the sea at night, 
lost, and the vast waters close traps of fear about us. 
The boats are driven apart, and we are alone at last
under the incalculable sky, listless, diseased with stars.

Let the oars be idle, my love, and forget at this time
our love like a knife between us
defining the boundaries that we can never cross
nor destroy as we drift into the heart of our dream,
cutting the silence, slyly, the bitter rain in our mouths
and the dark wound closed in behind us.

Forget depth-bombs, death and promises we made, 
gardens laid waste, and, over the wastelands westward,
the rooms where we had come together bombd.

But even as we leave, your love turns back. I feel 
your absence like the ringing of bells silenced. And salt
over your eyes and the scales of salt between us. Now,
you pass with ease into the destructive world.
There is a dry crash of cement. The light fails,
falls into the ruins of cities upon the distant shore
and withing the indestructible night I am alone.

Robert Duncan

For K.

where my soul gazes
you are welcomed there
tiring it is
tiring, yet you push the rose garden
lockd in me

understanding the study
of your lips and hands
is a hard-craft
but
the limbic system of mine
gets it and
takes it
through the unknown reality.

Obi’de Yüzerim

Şarkılarım hiçbir zaman radyoda çalınmayacak, şiirlerim hiçbir zaman kitaplara basılmayacak, resimlerim hiçbir zaman sergilere çıkmayacak.

Hiçbir zaman tam anlamıyla kontrol edemeyeceğim duyguların yazıya dökülüşüdür bu, kağıt üzerinde yer alamayacak kadar soğuk bir dökülüş.

Pür dikkat bakabildiğim her şeyin müze gibi oluşu.
Gözlerimi kapattığımda, görebildiğim kıvılcımlar.

Bunun beni ağlatması gerekmiyor, ağlatmayacak. Kurduğum hayallerin hepsi beni adeta kanser edecek, beni kimse kurtaramayacak. Sonrasında morgun içinde uyuyormuşum gibi bir uyuşukluk.

Her şeyin gittikçe zorlaşması.
Yeni yaşamlar, yeni insanlar görecek kadar umutlu olmam, bir yandan da kendi yaşamımdan vazgeçmem.
Karaya vurmuş gibi çaresiz ve umutsuz olmam.
Gözler yarı açık uzatılan sigaraları titreyerek almam.

Kafamı patlatacak kadar yoğun düşlerim. Hiçbir zaman radyoda çalınmayacak.
Kitaplara basılmayacak.
Sergilere çıkmayacak.

Norman Fucking Rockwell

bir tabloda yaşıyorum
sayılı günlerimi
sıcak ve mizahi gözükmekte
bir norman rockwell resmi gibi
bir yabancı işte böyle görüyor
ketenlerle örtülmüş zihnimi
sıcak bir amerikan izlenimi
yirmilerden doksanlara
tüm küflü kokuları hırkasında getiren
bir göçmen gibi

neredeyse doğru
bu yaşam sevinci
yirminci yüzyıla dokunan
vahşi bir tablo
yeşil, mavi, biraz da siyah
yetmiş-seksen yıllık bir evrim
mevcut zamanı hoş karşılamayan
nostaljik bir üzüm hasadını
andıran
bir evrim

kafiyesiz, şatafatsız
ve hissiz
günü geçmiş, soğumuş
benim için
sıcak bir tablo
sıcak bir şiir
yetmiş-seksen yıllık bir birikim
mutluluğun resmi
yaşam sevincini gösteren
norman rockwell devinimi